Anı
Eksik Kare
Hafta sonu, belki de çocuksuz geçirdiğim son kamptaydım. İki baba, iki oğul ve o karede eksik olan şey.
Hafta sonu, belki de çocuksuz geçirdiğim son kamptaydım.
Nasıl bir tesadüf, bilmiyorum. Onlarca kez kampa gittim; daha önce hiç buna denk gelmemiştim.
İki ayrı araç, iki farklı zamanda geldi. İki baba önce alanı keşfetti, kampın kurulacağı yere karar verdi. Sonra arabaların kapıları açıldı ve oğulları indi.
İlk gelen çocuk, göleti ve diğer çadırları yakın-uzak mesafeden tek başına keşfediyordu. İkinci çocuk daha şanslıydı. Arabadan iner inmez, ilk çocuğu gördü.
Başta kimse kimseyle temas kurmadı.
Çocuklar karınlarını doyurdu, bulaşıkları toparladı. Babalarıyla sohbetleri aralıksız devam ediyordu. Gerçi buna sohbet demek doğru olmazdı; soru yağmuru vardı.
Cümleleri tam duymuyorduk ama soruların nereye gittiği açıktı. Parmaklar, bakışlar ve vücut hareketleri hep diğer çocuğun olduğu yöne dönüyordu.
Biri yedi-sekiz, diğeri on-on bir yaşlarındaydı. O anın geleceğini adları gibi biliyorlardı.
Bir bahaneyle yaklaştılar. Önce İngilizlerin meşhur small talk mesafesine geldiler. Babalardan biri laf atıp alanı açınca, çocuklar konuşmaya başladı. Babalar da en az onlar kadar sevindi.
Bizim tarafta ise mangal telaşı, nadir yaşanan erkek erkeğe kamp deneyiminin heyecanı, buna eşlik eden abartılı alkol tüketimi ve durmayan yeme hâli devam ediyordu. Ben bir yandan olanları izliyordum.
Kardeş olsalar, muhtemelen kavgalarından ve gürültülerinden rahat edemezdik. Ama bu ikili, o kısa anın tadını çıkarır gibi sadece gülüyor ve sohbet ediyordu.
Işıklı bir frizbiyle oynarlarken, yedi-sekiz yaşındaki çocuğun heyecanı inanılmazdı. İskoç aksanıyla “This is sick!” diye bağırıyordu.
Elbette bizim aklımızdan da “Anneleri nerede?” sorusu geçti. İnsan zihni, özellikle elinde hiçbir bilgi yokken, kötü senaryo üretmeye fazla hevesli.
Yine de onların mutluluğu, aşağıdaki fotoğrafı bu yazıda paylaşmak istememe sebep oldu.
Ben de o günün hayalini kuruyordum. Deniz’le kamp yapmayı, etrafı keşfetmeyi, karanlıkta ışıklı bir frizbi atmayı…
Ama o an başka bir şeyi fark ettim.
Baba-oğul fikri ne kadar romantik olursa olsun, o karede anne olmayınca her şey biraz buruk, biraz eksik görünüyordu.
Belki Elvin’in o sırada evde yalnız olması beni buna daha açık hâle getirdi. Belki de sadece duygusal bir ruh hâlindeydim. Ama neresinden bakarsam bakayım, o fotoğrafta eksik bir şey vardı.
Bu, annenin her an her yerde olması gerektiği anlamına gelmiyor. Daha çok, benim aile hayalimde baba-oğul macerasının Elvin’den bağımsız, ayrı bir dünyaya dönüşmesini istemediğimi fark etmemle ilgili.
Deniz’le elbette kampa gideceğiz.
Ama aile olarak kurduğumuz hikâyede, kimsenin dışarıda kalmasını istemiyorum.
Hey Deniz, let’s have a look around, mate!

