Anı
Umut Olsun
Bonn Havalimanı'nda pasaport sırasında bebekli bir annenin valizlerini taşırken düşündüklerim: Avrupa'da Türk olmak, baba olmak ve oğluma öğretmek istediğim küçük nezaketler.

Şu an Bonn Havalimanı’ndayım.
Bugün Almanya’da muhtemelen 15. kez bulunuyorum. Tam saymadım ama buna yakındır. Toplamda da 40-50 gün burada geçirmişimdir. Avrupa’nın geri kalanında da birçok ülkeyi görme şansım oldu.
Avrupa deyince aklımıza gelen bazı genel geçer yargılar var.
Gelişmişlik, medeniyet, saygı, düzen…
Bir de çok iyi bildiğimiz diğer tarafı var:
“Abi adamlar yalnız.”
“Arkadaşlık kuramıyorlar.”
“Samimi değiller.”
Bunların hepsi birçok açıdan değerlendirilebilir ama benim söyleyeceklerim de sonuçta kişisel gözlemler. Başkasının deneyimi bambaşka olabilir. Hepsine saygı duyarım, tartışmasına da girmem.
Bugün Avrupa’yı değil, Avrupa’da Türk olmayı ve biraz da Türk baba olmayı düşünüyorum.
Havalimanına girişte yürüyen merdiven çalışmıyordu. Asansörün önünde de ciddi bir sıra vardı.
Pusetli, valizli iki kişilik bir aile, ben, yaşlı bir çift ve iri yarı bir abi asansöre bindik.
Kimse çocuklu aileye öncelik tanımadı.
Ama daha ilginci, onlar da böyle bir öncelik beklemiyordu. En azından bekler bir tavırları yoktu.
Herkes sırasını bekledi, asansöre bindi, hayat devam etti.
Güvenliğe geçtik.
Önümüzde lak lak yapan bir grup göçmen yer hizmetleri çalışanı, sıkışmış bir X-ray cihazı, bekleyen onlarca yolcu ve sallana sallana iş yapan güvenlik görevlileri…
Kimse itiraz etmedi.
Kimse sesini çıkarmadı.
Çalışanlar dahil kimse acele etmedi.
Eşyaları bırakmak için fazladan beş dakika, almak için bir beş dakika daha bekledikten sonra pasaport sırasına ilerledim.
Önümde genç bir kadın vardı.
Kangurusunda tahminen 7-8 aylık bir bebek. Bebek öne doğru iyice sarkmış, kadının elleri ise çantalarla dolu. Düzeltecek hali yok.
Sıra bir adım ilerliyor.
Kadın bebeğiyle beraber eğiliyor, çantaları yerden alıyor.
Bir adım yürüyor.
Tekrar bırakıyor.
Biraz sonra sıra tekrar ilerliyor.
Tekrar eğiliyor.
Çantaları tekrar alıyor.
Etrafta onlarca insan var. Yolcular var. İnsanları yönlendiren görevliler var.
Kadın öncelik beklemiyor.
Kimse de oralı olmuyor.
Bir noktada daha fazla Avrupalı kalamadım.
“İsterseniz valizlerinizi sizin için taşıyabilirim,” dedim.
Nazikçe teşekkür etti.
Mahcup olmadı. Beş kere “Yok yok, gerek yok” demedi.
Ben valizleri aldım, yürümeye devam ettik.
Bir süre sonra yan tarafta yeni bir pasaport sırası açıldı. Oraya kaydık.
Önümüzdeki kadın bizden önce geçti. Gayet normal.
Ama peşinden dört kişi daha ona katıldı.
İşte o aşırı çirkin görünüyordu.
Türkiye’de olsa büyük ihtimalle “Bir dakika, sıra burada” derdim.
Ama sustum.
Sonra sıra bize geldiğinde yaklaşık 130+ kilo, 190+ cm bir amca koltuk değnekleriyle ön tarafa geldi.
Engelliydi ya da artık bedeni vücudunun taşıyabileceğinden ağırdı. Yürümekte gerçekten zorlanıyordu.
Bebekli anneyi gördü.
Ve durdu.
Daha fazla ileri gitmedi.
Onun geçmesini bekledi.
Sonunda birisi nezaket gösterdi diye düşündüm.
Ama sonra fark ettim ki onu özel yapan şey Türk olması, Alman olması ya da başka bir milletten olması değildi.
Gerçekten empati kurabilen birisi olmasıydı.
Kadın arkasını dönüp bakınca bu defa bana yol vermek istedi.
Durumu açıkladım.
“Ben sadece valizlerini taşıyorum.”
Kadın geçti.
Amca geçti.
Ben geçtim.
Kadının valizlerini teslim ettim. Aynı uçaktaymışız.
“Bir şeye ihtiyacınız olursa buralardayım,” dedim.
Şimdi uçağa binmeyi bekliyorum.
Bu arada…
Bebek bütün bunlar olurken hâlâ bir kere bile mızmızlanmadı. 😂
Buna gerçekten şok oluyorum.
Benim bu konuda geliştirdiğim teori şu:
Bebeklerin Türklere nazı geçiyor.
Bunu anladıkları için bizimkiler çok mızmız.
Bilimsel altyapısı şimdilik zayıf ama gözlemlerim kuvvetli.
Şaka bir yana…
Bugün içim gerçekten çok ezildi.
Baba olmaya yaklaştıkça bazı kelimelerin benim için anlamı değişmeye başladı.
Empati.
Vicdan.
Nezaket.
Merhamet.
Eskiden bunlar “iyi insanda olması gereken güzel özellikler” gibiydi.
Şimdi benim için oğluma öğretmem gereken şeyler.
Ve korktuğum şey şu:
Bunlar bir anda kaybolmuyor.
Kimse bir sabah uyanıp “Bugünden sonra vicdansız olacağım” demiyor.
Yavaş yavaş kayboluyorlar.
Birinin ellerinin dolu olduğunu görmemekle.
Yaşlı birinin zorlandığını fark etmemekle.
Çocuklu birine yer açmayı düşünmemekle.
“Benim sorunum değil” demeyi biraz daha normal bulmakla.
Bir prizi paylaşmamaya başlamakla.
Bir ekmeği bölüşememekle.
Benim şahsi düşüncem, bizim milletimiz bunları hâlâ biliyor.
Eksiklerimiz yok mu?
Tonla.
Bazen gereğinden fazla karışıyoruz.
Bazen sınır bilmiyoruz.
Bazen kuralları kendimize göre yorumluyoruz.
Bazen yardım etmekle başkasının hayatına müdahale etmeyi birbirine karıştırıyoruz.
Ama birisi zorlanıyorsa elindeki poşetin bir ucundan tutmak hâlâ bize yabancı değil.
Bir çocuk görünce biraz yer açmak yabancı değil.
Bir yaşlı gördüğünde “Amca sen geç” demek yabancı değil.
Umarım hiçbir zaman da olmaz.
Çünkü Avrupalılaşmak buysa, atom fiziğine de profesörlüğe de lanet olsun.
…
Fakat bir insanın iki elinin dolu olduğunu fark edebilecek kadar insan kalalım.
Sanırım oğluma öğretmem gereken çok fazla şey olacak.
Ama bazılarını şimdiden biliyorum.
Birisi senden daha çok ihtiyaç duyuyorsa bazen bir adım geri çekil.
Birinin elleri doluysa bir ucundan tut.
Bir yaşlı zorlanıyorsa bekle.
Bir çocuk varsa biraz daha anlayışlı ol.
Paylaşınca her şeyin eksilmediğini bil.
Ve en önemlisi, çevrendeki insanları gör.
Çünkü bugün beni korkutan Almanya değildi.
Avrupa da değildi.
Bir millet de değildi.
Beni korkutan, bir gün bunların çocuklarımıza geçmiş zamanla anlatılacak şeyler haline gelmesi ihtimaliydi.
“Eskiden insanlar birbirine yardım edermiş.”
“Eskiden komşular birbirini tanırmış.”
“Eskiden çocuklu birini görünce yer verirlermiş.”
“Eskiden biri zorlanınca elinden tutarlarmış.”
Deniz’in bunları “eskiden” diye öğrenmesini istemiyorum.
Hepsini korumaya gücümüz yeter mi bilmiyorum.
Bazen gerçekten yetemeyeceğiz, yetişemeyeceğiz gibi geliyor.
Ama belki benim görevim her şeyi kurtarmak değildir.
Bir çocuğa bunların hâlâ normal olduğunu öğretmekle başlayabilirim.
O da bir gün bir başkasının valizini taşır.
Bir başkasına yer verir.
Birinin derdini kendi derdi olmadığı halde fark eder.
Belki o kişi de bir başkasına yapar.
Büyük laflardan değil.
Bugün pasaport sırasında gördüğüm gibi küçücük şeylerden.
Bir çantadan.
Bir adımdan.
Biraz beklemekten.
Bir insanı gerçekten görmekten.
İçim çok ezildi bugün. Bakmayın şu an espri yaptığıma.
Bazı kelimeler çok geçmişte kalacak gibi, bir prizi bile paylaşamayacağız, bir ekmeği zor böleceğiz gibi hissediyorum.
İçim çok ezildi bugün; yetemeyeceğiz, yetişemeyeceğiz.
Ama oğluma bunları öğretmek için elimden geleni yapacağım.
Umut olsun…
