Kemal’Den
← Anılara dön

Anı

Yaşanmamışa Duyulan Özlem

25 Ağustos 2026 · 25. hafta · 2 dk okuma

İnsan hiç tanışmadığı, tek bir ortak hatırası olmayan birini özleyebilir mi?

Karanlık bir geçidin sonunda, güneş ışığındaki yeşil kapı.

Bizler bilinçli ebeveynler olmak üzere eğitilmiş zavallı insancıklarız. Kitaplar okuyor, uzmanlar dinliyor, doğru ebeveynliğin peşinde koşuyoruz. Sonra en ilkel dürtülerimize yenilip çocuğumuzu evrenin merkezine koyuyoruz.

Aciz varlığımızı yüceltecek çocuklara sahip olup onları her şeyin önüne koymaya bayılıyoruz.

Çok tatlıyız. :)

Bugün bunun bende nasıl karşılık bulduğunu anladım: Henüz doğmamış çocuğumu özlüyordum.

Yazarken bile tuhaf geliyor. İnsan hiç görmediği, sesini duymadığı, birlikte tek bir hatırası bulunmayan birini nasıl özler?

Meğer özlermiş.

Birkaç gündür bu duyguyu kendime itiraf edemiyordum. Çünkü baba adaylığının yazılı olmayan kuralları var: Güçlü duracaksın, anneyi destekleyeceksin, beşiği kuracaksın ve mümkünse fazla duygulanmayacaksın.

Ben son maddede elendim.

İçimi kemiren bu meseleyi araştırmaya başladım. “Doğmamış bebeği özlemek” diye arama yapmak bile yeterince saçmaydı. Fakat bilim yine yetişti ve son derece kişisel sandığım duygumu bir ölçeğe, birkaç tabloya ve İngilizce bir kavrama dönüştürdü:

Paternal–Fetal Attachment.

Kabaca, babanın anne karnındaki bebeğe duygusal olarak bağlanması.

Meğer bunu yaşayan tek baba adayı ben değilmişim. Bir abimin dediği gibi, ilk kez ben baba olmuyordum.

Araştırmalara göre bazı baba adayları için ultrason önemli bir eşik. Ekrandaki siyah-beyaz şekil bir noktadan sonra “bebek” oluyor. Kalp atışını duyuyorsun. Hareket ettiğini görüyorsun. Bazen elini annenin karnına koyup onu hissediyorsun.

Soyut bilgi somutlaşıyor.

Ardından zihin devreye giriyor. Onunla yapacağın şeyleri düşünüyorsun. Gideceğiniz yerleri, edeceğiniz sohbetleri, öğreteceğin şeyleri…

Ortada henüz birlikte yaşanmış tek bir an yok ama sen hatıra üretmeye başlamışsın bile.

Daha yaşanmamış hatıraları özlemek de mümkünmüş demek.

Bu duygunun ilk kez baba olacaklarda daha belirgin olabildiğini gösteren çalışmalar var. Şaşırtıcı değil. İlk çocukta tecrübe yok; dolayısıyla hayal gücünün önünde de ciddi bir denetim mekanizması bulunmuyor.

İnsan zihninde kusursuz bir çocuk oluşturabiliyor.

Bu çocuk gece uyuyor. Gazı yok. Durmadan ağlamıyor. Üzerine kaka yapmıyor. Büyüdüğünde babasının anlattığı her şeyi ilgiyle dinliyor ve hiçbir aşamada “Baba, sen hiçbir şey bilmiyorsun” demiyor.

Gerçek çocuksa bütün bunlardan habersiz.

Doğduğunda zihnimizde yazdığımız senaryoya uymak gibi bir sorumluluğu yok. Bizi hemen tanımayabilir. Biz de ona karşı kurduğumuzu sandığımız bağı ilk anda hissedemeyebiliriz. Bazı babalar, bekledikleri o büyük sevgi patlamasını doğum anında yaşamadıklarında şaşırıyor, hatta hayal kırıklığına uğruyor.

Demek ki mesele fazla sevmek değil.

Oyuncu daha sete gelmeden senaryoyu tamamlamak.

Belki ebeveynlik, hayalimizdeki çocuğu bir kenara bırakıp dünyaya gelen gerçek insanla tanışmayı öğrenmektir. Onu bizim hayatımıza anlam katacak bir proje olarak değil, kendi hayatını yaşayacak ayrı bir insan olarak görebilmek.

Fakat bunu söylemek kolay. Hayalle gerçeği birbirine karıştırmak yalnızca ebeveynliğe özgü değil.

Aşkta da durum böyle değil mi? Her şeyin fazlası zarar.

Çok tatlıyız. :)